Bağımsızlık Nerede Başlar? Merkez ve Çevrede Kültür Sanat Üretimi Üzerine
Türkiye’nin kültür sanat haritası birden fazla merkez ve pek çok “çevre” ile örülü. Peki merkezde olmak bağımsızlığı sınırlar mı? Çevrede olmak görünmezlik mi demektir? “Bağımsızlar” programının 7. bölümünde kültür yöneticisi, editör ve müzisyen Sarp Keskiner ile bu sorular etrafında konuştuk.
Her şehirde bir merkez var; ülke ölçeğinde de. İstanbul’un Türkiye'deki kültür sanatın kalbi olarak görülmesi, diğer bölgeleri farkında olmadan “çevre” konumuna itiyor. Oysa bu söylem, büyük bir hiyerarşi yaratıyor. Sarp Keskiner’in de vurguladığı gibi, "merkezi tanımlamak", otomatik olarak bir çevre yaratmak anlamına geliyor.
Bu hiyerarşi sadece söylemde kalmıyor. Kültürel fonlar, görünürlük, işbirlikleri ve kaynaklara erişim çoğunlukla bu merkezlerde yoğunlaşıyor. İzmir özelinde örneklenen araştırmalar, etkinliklerin %60’ının tek bir ilçede (Konak) toplandığını gösteriyor. Bu dengesizlik, sanat üretimini sınırlandırıyor ve dışarda kalanların görünürlüğünü düşürüyor.
Bağımsız girişimler sıklıkla “görünürlük” elde etmeyi hedef olarak koyuyor. Ancak bu görünürlük çabası, merkezi yeniden üretme riski taşıyor. Görünmek için değil, üretmek için yola çıkan bağımsızlar, kendi yerellerinde anlamlı işler yapıyor. İstanbul'daki bir kolektifin Sakarya'daki sanatçıyı tanımaması, o işin değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam aksine, görünmeyeni görünür kılmak, dayanışma ağlarını genişletmekle mümkün.
Merkezde yer alan bağımsızlar, görünür olmanın ve kaynaklara erişimin avantajını taşıyor. Ancak bu da bir paradoks doğuruyor: Belediyelerden destek almak, fonlara başvurmak gibi eylemler bağımsızlığı zedeliyor mu? Sarp Keskiner, bu sorunun cevabını net veriyor: “Merkez içindekiler bağımsızlığı zorlayabilir, ama bağımsızlar da merkezi parçalayabilir.”
Merkezde ya da çevrede olmak değil; merkeze rağmen bağımsız kalabilmek asıl mesele.
Fonların çoğu proje bazlı. Bu, üretim için bir olanak sunsa da uzun vadeli yapısal destek sağlamıyor. Oysa bir mekanın açık kalması, teknik ekipmanların temini ya da dijital kapasitenin geliştirilmesi gibi temel ihtiyaçlar sürdürülebilirliği belirliyor.
Yapısal destek fonlarının yokluğu, kültür politikası eksikliğinin doğrudan bir yansıması. Devletin ve yerel yönetimlerin kültür politikaları geliştirmesi, sadece “merkeze” değil, tüm ülkeye yayılan bir kültürel üretim ortamını besleyebilir.
Çözüm sadece fonlarda değil. Yerel işbirlikleri, takas ekonomileri, kooperatifler, gıda toplulukları gibi mikro modeller; bağımsızların ayakta kalabilmesi için etkili araçlar. Bu yöntemler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ekolojiksürdürülebilirliği de beraberinde getiriyor.
Keskiner’in ifadesiyle, bu deneyimler Avrupa’dan değil, çoğu zaman Akdeniz coğrafyasından, Ortadoğu’dan ve Afrika’dan geliyor. Bu bölgelerle kurulan ağlar, kültürel direnci artıran örneklerle dolu.
Bağımsızlar.org’un sunduğu harita aracı, şehirler arası ilişkileri güçlendirmek açısından büyük bir potansiyele sahip. Kimin nerede ne yaptığı, hangi alanda çalıştığı görülebilir hale geldiğinde; işbirlikleri, ortak projeler, karşılıklı destekler daha kolay kurulabilir.
Ama sadece “nerede kim var?” bilgisini değil; “kim kimle ne yapabilir?” sorusuna yanıt verecek ilişkisel haritalar da geliştirmek gerekiyor.
Bağımsız oluşumlar artık sadece İstanbul'da değil. Diyarbakır, Mardin, Eskişehir, Çanakkale gibi şehirlerde de aktif, üretken yapılar mevcut. Merkezlerin dışında kalan bu yapılar, aslında yeni merkezleri oluşturuyor. “Merkezsizleşme” ancak bu yapılar arasında kurulacak gerçek ve eşitlikçi işbirlikleriyle mümkün olabilir.
Bağımsızlık, sadece tek başına hareket etmek değil; birlikte alternatif bir düzen kurmak demek. Bağımsızlar’ın haritası da bunu gösteriyor: Bağımsızlık bir yer değil, bir yöntemdir.
Görsel Sanatlarda Dayanışma ve Örgütlenme: Türkiye'den Bir Zaman Çizelgesi
Türkiye'de kültür sanat alanında bağımsız girişimlerin tarihine bakmak, sadece bir sanat arşivi oluşturmak değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümleri de belgelemek anlamına geliyor. Açık Radyo’nun “Bağımsızlar” programının altıncı bölümünde Saliha Yavuz’la bu dönüşümleri, örgütlenme biçimlerini ve dayanışmanın tarihsel katmanlarını konuştuk.
“Dayanışma” sözcüğü, ortak bir bütün olma halini ifade eden “solidarité”den geliyor. Bugün kullandığımız haliyle bu kavram, çoğu zaman bir direniş ya da muhalefet biçimini tarifliyor. İşbirliği düzenin devamını hedeflerken, dayanışma onun dönüşümünü amaçlıyor. Bu yönüyle, Türkiye'deki sanat ortamında dayanışma pratikleri aynı zamanda bir muhalefet biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Saliha Yavuz’un, pandemi döneminde başlayan araştırması, Türkiye’deki kültür sanat alanının hem tarihsel hem de yapısal gelişimini gözler önüne seriyor. Bu çalışma, 1909'da Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kuruluşuyla başlıyor ve günümüze kadar geliyor.
Araştırmanın merkezinde bir zaman çizelgesi var. Bu çizelgede:
- Önemli toplumsal kırılma anları (örneğin 1960 ve 1980 darbeleri, Gezi Direnişi, 15 Temmuz),
- Yayınlar (Varlık, Milliyet Sanat gibi dergiler),
- Fon sağlayıcı yapılar (Saha, Anadolu Kültür gibi),
- Dernekler ve vakıflar (İKSV gibi),
- Hak temelli örgütlenmeler,
- Bağımsız sanat kolektifleri yer alıyor.
Yavuz’un ifadesiyle, bu araştırma akademik bir çalışmadan çok ihtiyaçtan doğmuş bir derleme. “Sanat alanında kim ne yapıyor?” sorusuna bir yanıt ararken, kendiliğinden gelişen bir çabanın ürünü.
Araştırmanın ilham kaynakları arasında Beral Madra’nın ders notları, Behiye Babaroğlu’nun 1923–1950 dönemine dair çalışmaları ve İstanbul Art News’un çeşitli yazı dizileri yer alıyor.
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği, AICA Türkiye ve Omuz gibi yapıların ortaya çıkışı, sanatçıların hak mücadelesi ihtiyacını ortaya koyuyor. Bu girişimler; hukuki destek, taban ücret belirleme, iş tanımı oluşturma gibi konularda ciddi boşlukları doldurmaya çalışıyor.
Ancak hala temel bir eksik var: mesleki örgütlenmenin olmayışı. Sanatçılar, kültür yöneticileri ya da bağımsız kolektifler yasal olarak tanımlanmış bir statüye sahip değil. Bu da güvencesizlik, görünmezlik ve sürdürülebilirlik sorunlarını beraberinde getiriyor.
Gezi Direnişi, ortak alan kullanımını merkezine alan birçok bağımsız yapının doğmasına vesile oldu. İzmir’de kurulan “Hayy Açık Alan” gibi inisiyatifler, İstanbul dışında da kültür sanat üretimini güçlendiren önemli örnekler sundu. Özellikle Anadolu Kültür’ün İstanbul dışındaki üreticilere sağladığı destekler bu süreçte kilit rol oynadı.
Türkiye’de sanatçı hâlâ net olarak tanımlanmayan bir figür. Telif yasaları, özellikle yeni medya ve çağdaş sanat alanında yeterince kapsamlı değil. Bu da sanatçıların yasal güvenceden yoksun kalmasına yol açıyor. Saliha Yavuz’un da belirttiği gibi, "1909’daki mesele neyse bugün hâlâ aynı şeyi konuşuyoruz: varlığımızı tanıtmak ve korumak."
Kültür Politikaları, Bağımsızlar ve Unutulan Bellek: Serhan Ada ile Bir Sohbetten Notlar
Bağımsız kültür-sanat aktörlerinin görünürlüğünü artırmak ve bu alanın ortak hafızasını güçlendirmek amacıyla yola çıkan Bağımsızlar serisinin beşinci programında, kültür politikaları üzerine önemli bir sohbet gerçekleştirildi. Ekmel Ertan’ın konuğu bu kez kültür politikaları araştırmacısı, akademisyen ve aktivist Serhan Ada’ydı.
Serhan Ada’ya göre Türkiye’nin kültür politikaları uzun süre yazılı bir belgeye sahip olmadan, uygulayıcıların keyfi kararlarıyla “yokluğu içinde var” olarak işledi. Ancak bu, bir politikanın olmadığı anlamına gelmiyor; sadece belirsizliğin hüküm sürdüğü bir yapıdan bahsediyoruz.
Cumhuriyetin ilk döneminde kültür politikalarının net bir çerçevesi vardı. Sonraki dönemlerde bu yaklaşım zayıfladı ve yerini ya serbest bırakmaya ya da piyasalaştırmaya dayalı tutumlara bıraktı. 2009’da sivil toplumdan 180 kişilik bir ekip bir araya gelerek Türkiye’nin kültür politikası üzerine kendi raporlarını oluşturdu. Ne yazık ki bu rapor, devletin resmi belgelerinde yer bulamadı.
Serhan Ada’nın dikkat çektiği önemli konulardan biri de şu: Devletin ya da büyük kurumların dışında kalan bağımsız aktörler, kültür politikalarında çoğunlukla yer bulamıyor. Oysa Türkiye Anayasası'nın 64. maddesi, kültürden yararlanmayı vatandaşın hakkı, devlete de bir görev olarak tanımlıyor.
Ancak bu görev pratiğe geçmiyor. Bağımsızlar için özel destek mekanizmaları ya yok ya da son derece sınırlı. Kimi zaman özel tiyatrolar gibi yapılar da, hukuken “bağımsız” olmalarına rağmen sistem içinde “özel” olarak tanımlanıyor. Bu da bağımsızların tanınmasında ve desteklenmesinde ciddi bir karmaşaya neden oluyor.
Bağımsızlar arasında güçlü bir iş birliği ya da kolektif savunuculuk geleneği henüz tam anlamıyla oturmuş değil. Her yapı kendi üretimini sürdürme çabasında. Oysa kültür politikalarında söz sahibi olabilmek için kolektif hareket zorunlu.
Ada’ya göre, kültür politikasına dair öneriler geliştirmek, müktesebat oluşturmak ve bu önerileri görünür hale getirmek, kültür alanında hegemonya kurmak isteyen bağımsızların en temel sorumluluğu olmalı.
Serhan Ada, Türkiye’nin 2017’de taraf olduğu UNESCO’nun Kültürel İfadelerin Çeşitliliği Sözleşmesi kapsamında bağımsızlara tanınan hakları da hatırlatıyor. Bu sözleşme, sivil toplumun da söz sahibi olmasını mümkün kılıyor. Ancak Türkiye’de bu fırsatlar genellikle yeterince değerlendirilemiyor. Oysa diğer ülkelerde kültürel çeşitlilik koalisyonları bu alanı aktif olarak kullanıyor.
Programın sonunda Ekmel Ertan’ın da vurguladığı gibi, “Bağımsızlar” platformu şu an iki temel hedefe odaklanıyor:
- Geçmişten bugüne yapılanları belgelemek ve kaynak oluşturmak
- Bu veriler üzerinden kolektif bir kültür politikası savunusunun temellerini atmak
Serhan Ada ise bu çabanın ancak ortak iş yapma kültürüyle mümkün olabileceğini ve bu alana emek veren aktörlerin zamanlarının bir kısmını politik içerik oluşturmaya ayırmaları gerektiğini söylüyor.
Türkiye’de bağımsız kültür-sanat aktörleri için hem görünürlük hem de politika üretme alanı hâlâ çok dar. Ancak bu dar alanda, doğru araçlar ve ortak hareketle değişim mümkün. “Bağımsızlar”, tam da bu değişimin zeminini oluşturmak üzere varlığını sürdürüyor.
Kültür politikalarına dair söz sahibi olmak, yalnızca bir hakkın değil, aynı zamanda bir sorumluluğun ifadesi olabilir.
Bağımsızlar Ne Yöne Evriliyor? Dayanışma, Emek ve Umut Üzerine
Kültür-sanat alanında bağımsız yapılar her zaman görünürlük mücadelesi verirken bir yandan da üretimlerine devam ediyor. Açık Radyo’daki Bağımsızlar programının 46. bölümünde İpek Çankaya, Özgül Kılıçaslan ve Hekmel Artan, bu sahadaki değişimi, zorlukları ve umutları tartıştı.
- Bağımsızlar Nereye Evriliyor?
Son yıllarda Anadolu kentlerinde bağımsız yapılar hızla artıyor. Ancak bu artış beraberinde şu soruları getiriyor:
- Bu yapılar gerçekten sürdürülebilir mi?
- Kendi işlevlerini tamamladıktan sonra başka yapılara mı dönüşmeli?
- Mikrofonlar ve kişisel kaynaklarla ne kadar yol alınabilir?
Bugün İstanbul’da büyük sanat organizasyonlarıyla paralel olarak gelişen bir dayanışma ekonomisi var. Ancak bu ekonominin de kendi içinde zorlukları bulunuyor.
- Emek, Umut ve Yorgunluk
2010’ların başında büyük umutlarla kurulan birçok sanat inisiyatifi artık ya kapanmış durumda ya da ciddi anlamda yorgunluk yaşıyor. Ortak bir gözlem şu: Birçok yapı, kendi emeğini saymadan varlığını sürdürmeye çalıştı. Bu da zamanla sürdürülemez hâle geldi.
“Projeleri yürütürken kendi emeğimizi yok saydık. Dış destek gelmeyince her şey bir mücadeleye dönüştü.”
Bağımsız sanat alanı, çoğunlukla dayanışma üzerine kurulsa da finansal kaynaklara erişim ve görünürlük alanında hâlâ ciddi bir eşitsizlikle karşı karşıya.
- Fonlar Var Ama Yeterli Değil
Avrupa Birliği destekli projeler bazı yapılara nefes aldırdı. Ancak:
- Bu projeler genellikle kendi finansmanını da yaratmayı şart koşuyor.
- Projeyi yürüten kişilere çoğu zaman maaş ödenmiyor, tüm yük gönüllü emeğe kalıyor.
- Uzun vadeli sürdürülebilirlik bu yapılar için büyük bir sorun.
“İlk projeyi yürütmek için ikinci projeyi almak zorunda kaldık. Bir döngüye girdik ve çıkması zordu.”
- Kamu ile İlişki: Güvensizlik Döngüsü
Yerel yönetimlerin veya kamu kurumlarının destek sunduğu projelerde de güvensizlik ve bürokrasi nedeniyle bağımsız yapılar zorluk yaşıyor:
- Hak ediş usulüyle ödeme yapılması sanat alanına uygun değil.
- Küçük dernekler, projeyi tamamlayıp sonrasında ödeme almakta zorlanıyor.
- Kamu ile sivil alan arasında hâlâ güçlü bir güven sorunu var.
- Görünürlük: Harita ve Kolektivite ile Mümkün
Bağımsızlar.org haritası gibi inisiyatifler, sahadaki yapıların görünürlüğünü artırıyor. Bu sadece sembolik değil; aynı zamanda ortak bir güç alanı oluşturma potansiyeli taşıyor.
“Bu harita bir umut kapısı. Birbirimizi görmek, ortak talepler oluşturmak ve daha görünür olmak için çok kıymetli.”
- Dünyada Kolektif Üretime Doğru Bir Kayış Var
Turner Prize gibi uluslararası prestijli ödüller artık kolektiflere veriliyor. Kolektif yapıların artışı sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde de bir eğilim hâline gelmiş durumda. Ekonomik baskılar, bireysel üretim yerine dayanışma temelli üretimi ön plana çıkarıyor.
“Çağdaş sanatın bugünkü ihtiyaçları bireysel üretimi değil kolektif üretimi zorluyor.”
- Kültür Politikası Şart
Program boyunca tekrar tekrar vurgulanan temel mesele: Türkiye’de hâlâ bağımsız sanat yapıları için kapsayıcı ve sürdürülebilir bir kültür politikası yok.
- Kültür alanı için özel politika geliştirilmeli.
- Üniversiteler, yerel yönetimler ve kamu kurumları ile işbirlikleri kurulmalı.
- Hak temelli, güven ilişkisine dayalı bir destek mekanizması oluşturulmalı.
Sonuç: Umut Kolektif Hareketten Geçiyor
Bağımsızlar yalnız değil. Büyümek zorunda değiller ama görünür olmak, tanınmak ve desteklenmek zorundalar. Bu destek sadece finansal değil; aynı zamanda kültürel ve politik anlamda bir tanınmayı da içeriyor.
“Gerçek üretimi yapanlar bağımsızlar. Görünür olmak sadece piyasa için değil, politika üretimi için de önemli.”