.

Kent ve Sanat: Yıkıntılar Arasında Bir Uyanışı Düşlemek

Yıkılan binaların oluşturduğu devasa bir enkazın, kentin yeni ve acı imgesi haline geldiği zor bir zamandan geçiyoruz. "Yıkık kent" artık bir alegori olmaktan çıkıp, somut bir mezarlığa dönüştüğünde, hislerimiz gibi kelimelerimiz de yaşananlar karşısında çaresiz kalıyor. Ülkenin tanık olduğu bu en büyük faciada, tıpkı daha önce üstü örtülen onlarca felakette ve adaletin yerini bulamadığı sayısız olayda olduğu gibi, hayata devam edebilmek için sessizliğe gömülme tehlikesiyle karşı karşıyayız. İşte bu sessizliğe karşı, İzmir.Art ekibinin konuk editörlüğünde hazırlanan "Kent ve Sanat" başlıklı bu dosya, sanatın toplumsal düzene karşı isyanını, direnişini ve yol gösterici yanını hatırlatarak, ortak bir paydada buluşma ve geleceğe dair umudu yeşertme arzusundan doğdu.

Çünkü tedirginiz ve gelecek için her zamankinden daha kaygılıyız. Gilles Ivain’in "Bende hiç vakit kaybetmeden intihar etme isteği uyandıran tek imgedir," diye bahsettiği, Le Corbusier’in 1924 yılında önerdiği çağdaş kent master planı "Villa Radieuse" gibi, beton yığını blokların hızla inşa edildiği kentlere şahitlik ediyoruz. Oysa kent, sadece bir yerden bir yere gidilen, hareket alanlarımızı belirleyen politik bir mekan değildir. Kentler retorik alanlardır, karşılaşma yerleridir; bir buluşma, yaşamsal bir deneyim, bir kültür, bir hafıza ve nihayetinde bir evdir.

Eren Sulamacı, bu endişelerle kaleme aldığı yazısında, kentin başladığı yerden, yani "ev"den yola çıkarak bize kenti anlatıyor. Sanatçıların çalışmaları üzerinden gündemi sorgularken, sadece yapıları değil, kentte yaşayanların birbirleriyle kurduğu ilişkileri ve toplumsal kutuplaşmaları da samimiyetle ortaya koyuyor. Bizi evlerin içine sokuyor, ardından sorduğu sorularla kentlere evler üzerinden farklı bir bakış açısıyla bakmamızı sağlıyor.

Sanatçıların gözler önüne serdiği bu tablo, çoğu zaman George Orwell’in "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanındaki bir distopyanın merkezinde olduğumuzu hissettirse de, geleceğe dair ütopyalar her zaman bir umudu barındırır. Rafet Arslan, "Bir İhtimal Daha Var!" başlıklı yazısında, kentleri tıpkı ütopyalar gibi devasa sistemlere benzeterek, avangart sanatçıların üretimleri üzerinden daha yaşanılır kentlere dair yeni tahayyüller sunuyor. Arslan, bu kent ütopyalarının başka bir ihtimalin varlığına işaret ederek, ideal olanın doğru zamanı beklediğinin altını çiziyor. Walter Benjamin’in de dediği gibi: "Çünkü her çağ, bir sonrakini düşlemekle kalmaz, ama düş kurarak uyanışı da zorlar."

Sanatçıların bu dönüştürücü ve umut aşılayan yaklaşımlarını, kent ve ekoloji ilişkisinde de görüyoruz. Pınar Boztepe Mutlu, "Kentler ve Ekofeminist Yaklaşımlar: Carmen Bouyer" adlı yazısında, kadınların ve doğanın temel sorunlarını erkek egemen düzenin bir sonucu olarak gören ekofeminizmin sanattaki yansımalarını araştırıyor. Parisli sanatçı Carmen Bouyer ile yaptığı söyleşide, daha adil, eşitlikçi ve doğayla bütünleşmiş bir toplum idealinin ekofeminist bakış açısıyla nasıl pekiştirilebileceğini ve sanatın bu ideallere ulaşmak için duyarlılığı nasıl artırdığını gözler önüne seriyor.

Bu duyarlılığı artırmanın bir diğer yolu da, kentin sokaklarında adımlarla iz bırakmaktan geçiyor. Merlin Coverly’nin de belirttiği gibi, "Çevreyle yalnızca kuşbakışına karşı direnilirse bir bağ kurulabilir; zira aşağıdakilerin, yani aylakların hikayesi yer seviyesinde, adımlarla başlar." Bülent Yıldız, "Kentin ‘Aylak’ Edebiyatı" yazısında, Walter Benjamin’in "flanör" kavramı üzerinden kentin edebiyatla olan ilişkisini ele alıyor. Yürüyerek ve gözlemleyerek kentleri keşfeden bu edebi düşünürün izinden giderek, Ece Ayhan’ın "düzayak çivit badanalı kent" hayaline ve yeraltı edebiyatının ilham veren kentlerine duyulan özlemi dile getiriyor.

Kentin katmanlarını farklı bir ölçekte ele alan Ali Taptık ise, kütüphanesini bir kasabaya, kütüphaneleri de kentlere benzeterek yedi sanatçı kitabını inceliyor. Bu inceleme, sanat ve mekan ilişkisini mikro düzeyde yeniden düşünmemizi sağlıyor.

Dosyanın en sarsıcı ve güncel yazılarından biri ise, 6 Şubat depremi öncesinde Hatay'da sanat ve zanaat üzerine deneyimler gerçekleştiren Mahal Aura ekibinden geliyor. Proje koordinatörü Zekiye Buğurcu, "Hatay: Sanat ve Zanaatla Deneyimlenen Bir Kentin Ardından" başlıklı yazısında, proje sanatçılarının deprem sonrası hissettiklerini ve gelecek kaygılarını gündeme taşıyor. Bu yazı, sanatın bir kentin belleğini nasıl taşıdığını ve yıkımın ortasında bile nasıl bir umut ışığı olabileceğini acı bir gerçeklikle anlatıyor.

Farklı açılardan incelemeye çalıştığımız kent ve sanat ilişkisine dair bu dosya, zamanın hızla aktığı, umutların tükendiği bir dönemde, ideal bir gelecek hayal eden sanatçıların ve şairlere ilham veren kentlerin imgeleminde bir yol bulmayı amaçlıyor. Umarız ki bu yazılar, hepimize biraz olsun umut olur. Sevgiyle, dayanışmayla, umutla.

BAĞIMSIZLAR, Türkiye’de kültür sanat ve ona komşu alanlarda çalışan bağımsız organizasyonların görünürlüğünü artırmayı amaçlayan, iş birliğini, paylaşım kültürünü ve dayanışmayı güçlendirmeyi hedefleyen, kolaylaştırıcı bir oluşumdur.

Destekçilerimiz:

Bağımsızlar hub projesi Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla bağımsızlar.org'a aittir ve AB'nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

linkedin facebook pinterest youtube rss twitter instagram facebook-blank rss-blank linkedin-blank pinterest youtube twitter instagram